
Önce şu cümleyi bir okuyun, sonra üzerinde duralım. TUSAŞ Motor Sanayii'nin (TEI) Genel Müdürü Prof. Dr. Mahmut Faruk Akşit, geçtiğimiz günlerde bir konferansta çarpıcı bir şey söyledi: "Yapay zekayla savaş simülasyonu yaparsanız, yapay zeka hemen her seferinde arabaları füze olarak kullanıyor. Yerde yürüyen güdümlü füze olarak. Arabanın kontrolünü ele geçiriyor, seni askeri birliğin kapısına çakıyor. İçinde sen varsın yoksun, umurunda değil."
Akşit'e göre bu yüzden ASELSAN, ROKETSAN, HAVELSAN ve TEI gibi kurumlar artık yabancı elektrikli araçları kampüslerinin içine sokmuyor. Sebep basit: O araçlarda onlarca sensör, kamera var; ortamın haritasını çıkarıyor ve kontrolü bizde değil.
İlk duyan bunu bir bilim kurgu abartısı sanabilir. Ancak Akşit en ufak bir abartı yapmıyor. Üstelik bunun ispatı yıllardır ortada.
Araba Neden "Füze" Olur?
Mesele şu: Modern bir otomobil artık dört tekerlekli bir makine değil; tekerlekler üzerine kurulmuş, internete bağlı bir bilgisayardır. Direksiyonu, freni, gazı, kapısı; hepsi yazılımla yönetiliyor. Bir şey yazılımla yönetiliyorsa, o yazılıma uzaktan sızan biri o şeyi de yönetebilir demektir.
Bu teori değil, yaşanmış bir gerçek. 2015 yılında iki güvenlik araştırmacısı, bir gazetecinin kullandığı aracı kilometrelerce uzaktan, internet üzerinden ele geçirdi. Önce radyosuyla, klimasıyla oynadılar; sonra otoyolun ortasında aracın vitesini düşürüp gazını kestiler. Sürücü direksiyonda oturuyordu, ama araba artık onu değil, bilgisayarının başındaki yabancıyı dinliyordu. Olay o kadar ses getirdi ki üretici, 1,4 milyon aracını geri çağırmak zorunda kaldı.
Şimdi bunu bir savaş senaryosuna taşıyın. İçi sensör ve kamera dolu, yazılımının kontrolü bir başka ülkenin elinde olan binlerce araç düşünün. Kritik bir anda o yazılıma verilecek tek bir komut, o araçları birer tekerlekli bombaya çevirmeye yeter. Akşit'in "yerde yürüyen güdümlü füze" derken kastettiği tam olarak budur. Araç sizin görünür, ama aklı kiralıktır.
Tehlike Sadece Araba Değil
İşin asıl ürkütücü yanı, bu kapının yalnızca garajımızda durmaması. O kapı artık salonumuzda, mutfağımızda, hatta çocuğumuzun odasında.
Akşit de buna değinmiş: Robot süpürgeler, kameralar, akıllı ev cihazları. Düşünün, o sevimli robot süpürge evinizde gezerken aslında ne yapıyor? Evinizin santim santim haritasını çıkarıyor. Odaların yerini, kapıların konumunu, evde kim ne zaman var, hepsini. Peki bu harita nereye gidiyor, kimin sunucusunda duruyor? Çoğumuz hiç sormuyoruz bile.
Bunun da ispatı var. 2016'da, dünyanın dört bir yanındaki güvenliksiz kameralar, kayıt cihazları ve akıllı cihazlar tek tek ele geçirilip dev bir orduya dönüştürüldü. Sahipleri haberdar bile değildi. O gün internetin erişiminde ciddi sorun çıkaran saldırı, işte bu ele geçirilmiş ev aletleri ordusuyla yapıldı. Yani sizin bir güvenlik kamerası sandığınız o küçük kutu, bir başkasının elinde bir silaha dönüşebiliyor.
Burada mesele artık güçlü şifre değil. İnternete bağlı her cihaz, açık bir kapıdır; önemli olan o kapının anahtarının kimde olduğudur.
En Mahrem Veri: Kanımız
Akşit'in son günlerde gündeme gelen bir başka değerlendirmesi ise çok daha ağır bir kapıya parmak basıyor. Ona göre teknoloji bir gün yalnızca belirli bir milletin genetik yapısını hedef alacak biyolojik silahlar üretmekte kullanılabilir; bu yüzden milletin genetik verisi de korunması gereken bir değerdir.
Burada dürüst olmak boynumuzun borcu. "Sadece bir milleti vuran genetik silah" fikri, bilim dünyasında hâlâ tartışmalı bir konudur; pek çok uzman, bir ulusu tek bir gen havuzuna indirgemenin mümkün olmadığını, bu yüzden böyle bir silahın bugünkü bilimle gerçekçi olmadığını söylüyor. Dolaşımdaki "kaçırılan kök hücreler, karanlık laboratuvarlar" gibi daha ürkütücü ayrıntıları ise ispatlanmış birer olgu gibi değil, ancak birer iddia olarak anmak gerekir. Bir gazetecinin işi, korkuyu büyütmek değil, bilineni bilinmeyenden ayırmaktır.
Fakat Akşit'in asıl işaret ettiği ilke, bilim kurgu kısmından bağımsız olarak doğrudur. Bugün en mahrem verimiz, parmak izimizden bile özel olan genetik bilgimizdir. Sağlık uygulamalarına, gen testi şirketlerine, çevrim içi servislere o kadar kolay veri veriyoruz ki; bir gün bu bilgilerin nerede, kimin elinde biriktiğini sorduğumuzda iş işten geçmiş olabilir. Veri egemenliği dediğimiz şey, artık yalnızca haritalarda değil, damarlarımızda da başlıyor.
Hepsi Aynı Kapıya Çıkıyor
Arabanın direksiyonu, salondaki robot süpürge, bir gen testinin sonucu. Bunların hiçbiri birbirine benzemez gibi durur, ama hepsi aynı tek soruya çıkar: Bu verinin, bu cihazın, bu şifrenin kontrolü kimin elinde?
Akşit'in kurumları için koyduğu kural, aslında her birimiz için de geçerli bir hayat dersi veriyor: Kontrol sendeyse, bir tehlike anında şifreni değiştirir, yazılımını kapatır, kendini yeniden güvene alırsın. Ama kontrol bir başkasındaysa, o ne isterse onu yapar; sen ancak seyredersin. Bu, bir arabada da böyledir, bir ülkenin geleceğinde de.
Yanlış anlaşılmasın, kimseyi teknolojiden korkup mağaraya çekilmeye çağırmıyorum. Tam tersine, bu çağın nimetlerinden sonuna kadar yararlanalım. Ama bir farkla: Ne kullandığımızı, o cihazın bizim hakkımızda ne bildiğini ve o bilginin kimin kasasına aktığını bilerek yapalım. Farkındalık, bu çağın en güçlü kalkanıdır.
Kıssadan Hisse:
Eskiden bir kaleyi almak için surlarını dövmek gerekirdi. Bugün ise kalenin kapısını içeriden açacak bir anahtar, çoğu zaman o kalede yaşayanların kendi elleriyle, bir kolaylık uğruna dışarıya verdikleri bir anahtardır.
Arabamızın direksiyonundan kanımızdaki şifreye kadar, bu çağda gerçek güvenlik tek bir soruda saklı: Anahtar kimin elinde? O anahtarı kendi cebinde tutabilen, hem evinin hem ülkesinin kapısında kendi nöbetini kendi tutuyor demektir. Onu bir kolaylık, bir ucuzluk uğruna başkasının avucuna bırakan ise, en güvendiği anda kapının içeriden açıldığını görebilir.

