
Hırsızlık deyince hâlâ aklımıza kasa, cüzdan, para, mal geliyor. Çünkü bize böyle öğretildi. Elle tutulur, gözle görülür olanın peşine düşüyoruz. Oysa Türk Dil Kurumu bile meseleyi bizden daha geniş görüyor: “Başkasına ait olan bir şeyi çalmak suretiyle işlenen suç.”
“Bir şey…”
Ne kadar da kapsayıcı bir ifade.
Bir şey; para olabilir, eşya olabilir. Ama fikir de olabilir. Emek de olabilir. Umut olabilir. Zaman olabilir.
Hatta en çok da zaman olur.
Bugün bir fikri alıp altına kendi adını yazanla, başkasının cebine elini sokan arasında ahlaki bir fark yok. Sadece yöntem değişik, niyet aynı.
Bir haberi kaynağını silerek yayımlamakla, kalabalıkta cüzdan yürütmek arasında da bir fark yok. İlki daha “beyaz yakalı”, ikincisi daha “sokak işi”. Ama sonuçta ikisi de hırsız.
Asıl vahimi ise zaman hırsızlığı.
Çünkü onun teknik olarak bir karşılığı yok.
Faturasını kesemezsin.
Geri isteyemezsin.
“Çaldığın vakti iade et” diyemezsin.
Toplantı diye çağırıp hiçbir şey söylemeyen, uzun uzun konuşup tek bir cümle bile kurmayan, okumadığı yazıya yorum yapan, hazırlanmadığı iş için başkasının gününü yiyen herkes farkında olmadan ya da gayet farkında olarak zaman çalıyor.
Ve zaman, çalınabilecek en pahalı şey.
Para yerine konur.
Eşya alınır.
Fikir bir şekilde yeniden üretilir.
Ama zaman?
O gitti mi, bir daha gelmez.
O yüzden mesele sadece “çalmak” değil.
Mesele neyi çaldığını fark edip etmediğin.
Bir fikri çalıyorsan, emeği hiçe sayıyorsun.
Bir haberi çalıyorsan, gerçeği kirletiyorsun.
Zaman çalıyorsan, bir insanın hayatından sessizce eksiltiyorsun.
Ve işin kötüsü, en büyük hırsızlar çoğu zaman kendilerini çok dürüst sanıyor.
Belki de bu yüzden artık soruyu şöyle sormak gerekiyor:
“Ne çaldın?” değil, “Kimden ve ne kadar çaldın?”
Çünkü bazı hırsızlıkların izi kasada değil, insanın ömründe kalıyor.

