Bu mertebede kişi bütün kötü huylarından kurtulmuş, kalbi Allah’ın zikriyle aydınlanarak huzura kavuşmuştur. Nefsin kötü ve çirkin sıfatları yerini güzel ahlaka bırakmış böylece geriye her an şükür eden bir kalp kalmıştır. Kulun kalbi, sabır, tevekkül, teslimiyet ve rıza ile taçlanmıştır. Dünyevi arzulardan kurtulunmuş, geriye onları yapmış gibi bir tatmin kalmıştır. Belki de içinde Allahtan başka bir şey kalmayan kalbi ona hiçbir hazzın yaşatamayacağı bir doyum yaşattığı için içindeki tüm çatışmalar yerini sakinliğe bırakmıştır.
Mutmain nefs ilahi iltifata layık olmuştur. Fecr süresi 27. Ayette bu nefs mertebesi şöyle geçmiştir: “Ey imanın huzuruna kavuşmuş mutmain nefs!” Zikri Ya Hak’tır. İmam-ı Rabbani Hazretleri: “Nefs-i mutmainneye kadar yapılan ibadetler ve kulluk taklididir, Nefs-i mutmainnede bunlar taklitten tahkike dönüşür” buyurmuştur.
Ebû Talip Mekki der ki: Hak teâlâ, Davud peygamber aleyhisselâma buyurdu:
— Yâ Davud! Cenneti nice anarsın da bana âşık olmayı unutursun. Davud aleyhisselâma niyazda bulundu:
— Yâ Rab! Sana âşık olanlar kimlerdir?
Hak teâlâ hazretleri buyurdu:
— Bana âşık olanlar onlardır ki, gönülleri her türlü bulanıklıklardan saf olmuştur.
Benim muhabbetimden yürekleri yanmıştır. Ben de onların gönüllerini nice dilersem döndürürüm. Hem ben aşıklarımın gönüllerini rızadan yarattım ve onların gönüllerinin yollarını benden gayrisinden kestim. Hak Teâlâ’nın aşıklarının nefisin istekleri giderilmiştir. Onlar insanların maksat edindikleri şeylerden uzaktırlar. Bunlar, iki cihanda da hiçbir şeyi murat ve maksut edinmezler, illâ Allahu teâlâ. Dünyada hiçbir şey ile eğlenmezler. İllâ O’nun adıyla. “İyi bilin ki, kalpler ancak Allahu Teâlâ’nın zikriyle yatışır, huzur ve sükûn bulur.” ( Ra’d sûresi,28) Buna işarettir.
Bu nefsin özellikleri şu şekildedir: “Cömertlik, tevekkül, tefviz, sabır, hilm, teslimiyet, ümid, doğruluk, ibâdet, alçakgönüllülük, tatlı dilli güler yüzlülük, şükür, tam müşahede, ayıpları örtmek ve kusurları bağışlayıcı olmak.”
Cömertlik: Şems-i Tebrîzî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine; Cömertliği sordular, cevaben buyurdular ki: “Dört türlü Sahavet, cömertlik vardır: 1) Mal cömertliği; zahitlere, dünyaya kıymet vermeyenlere mahsustur. Onlar malı verirler, mârifeti, Allahü Teâlâ’yı tanımayı alırlar. 2) Beden cömertliği; müctehid olan âlimlere mahsustur. Onlar da Allahü Teâlâ’nın yolunda vücutlarını harcarlar ve hidâyeti alırlar. 3) Can cömertliği; şehidlere mahsustur. Onlar da canlarını vererek Cennet´i alırlar. 4) Kalb cömertliği; âriflere mahsustur. Onlar da gönül vererek muhabbeti alırlar.”
Tevekkül-Tefviz: Tevekkül, yapılması gerekeni yaptıktan sonra Allahın hükmünün meydana geleceğine inanmaktır. Bu sebeple Tevekkül olayın vukuundan sonradır. Tefviz ise tevekkülden sonradır. Tefvîz, teslim olmanın bizzat kendisidir. Tevekkül, tefvizin bir bölümüdür. Tefviz her şeyi Allah’a havale etmek ve ondan gelene razı olmaktır.
Müşahede: Sözlükte “görmek, şahitlik etmek, gözlemlemek; bir nesnenin hakikatine vâkıf olmak” anlamlarına gelen müşahede kelimesi tasavvufta Allah’ın zuhur ve tecellilerini görmeyi, seyir ve temaşa etmeyi ifade eder.
Sabır: Allah’a tevekkül ederek O’ndan gelecek sıkıntılara ve belalara teslimiyetle rıza gösterme halidir. Nefsin kötü istek ve ihtiraslarına karşı nefisteki sabırsızlık özelliğine rağmen direnme gücüdür.
Hilm: nefse hâkim olmak, öfkeyi yenmek, kızgınlıktan uzak durarak, kötülüğe iyilik ve yumuşaklık ile karşılık vermektir. Hilm, Allahu Teâlâ’nın ve Resulünün (a.s) sevdiği bir özelliktir. Rabbimizin bir ismi de el-Halimdir. Rabbimiz, mahlûkatına karşı kendi şanına yakışır bir hilm ile muamele etmektedir.
Teslimiyet: Kalbin itirazlardan arınıp istekle boyun eğmesidir. Teslimiyet ateşe atılan İbrahim’in (a.s) bir ihtiyacın var mı diye soran Cebrail’e (a.s) verdiği şu cevapta gizlidir: “Sana ihtiyacım yok. O bana yetişir; O ne güzel Vekil’dir!”
Ümid (Reca): Recâ kelimesi tasavvufta “kulun ilâhî rahmetin genişliğine bakması, rabbinin lütfunu kendine yakın hissetmesi, sonucun iyi olacağını düşünüp sevinmesi, celâli cemal gözüyle görmesi” şeklinde tanımlanmıştır.
Doğruluk (Sıdk): Ebu Ali ed-Dekkak her işin mihverinin (Bir şeyin çevresinde dolaşmak. Dönme) sıdk olduğunu her şeyin onunla tamamlandığını söylemiştir. Bu makam için nübüvvet derecesinin hemen altında olduğu yorumunu yapmıştır. İmâm-ı Rabbani (k.s.) Hazretleri de buyururlar ki: “Sıddîkiyet mertebesi velilik mertebesinden üstündür. Bu makamın üstünde yalnız nübüvvet vardır. Peygambere vahiy yolu ile gelen ilim, Sıddîk’a ilham yolu ile gelir.” Düşüncesi de bunu desteklemektedir. Bu makamın en güzel örneği benzeri olmayan ve asla da olamayacak olan Hz. Ebubekir’dir. Resulullah Efendimiz (s.a.v.) miraç gecesinde “Kavmim beni tasdik etmez!” buyurduğu zaman Cebrâil Aleyhisselâm “Ebu Bekir seni tasdik eder. O Sıddîk’tır!” diye cevap vermişti.
İbadet: Allah’ın sevgisine ve rızasına ulaşmak amacıyla yapılan her şey ibadettir. Yunus Emre’nin (k.s) dediği gibi “Aşksız âdem hayvân olur hayvân öğüt bilir değil”
Alçakgönüllülük (Tevazu): Kendini başkaları ile bir görmek, başkalarından daha üstün ve daha aşağı görmemek, kendini olduğundan daha aşağı görme, büyüklenmeme; bir kimsenin, başkalarını kendisinden küçük görmemesi, onlara saygı ve sevgi göstermesi anlamına gelen ahlaki bir fazilet olarak tanımlanmaktadır.
Tatlı dilli güler yüzlülük: nefsinin kötü huylarından kurtulmuş olan kişi baktığı her şeyde Hakk’ın nurunu görür. Ondandır ki eza ve cefa görse de eyvallah der, tatlı dil ve güler yüzlü olmayı bırakmaz.
Şükür: Allah’ın lütuf ve nimetlerinin dile getirilmesi ve bunun karşılığında O’nun övülmesine şükür denir. Burada hamd kavramına da değinmek yerinde olacaktır. Ham şükürden daha kapsamlı bir anlam içerir. Şükür ele geçen nimete yapılırken hamd ele geçen geçmeyen her şeye karşı yapılır.
Ayıpları örtmek ve kusurları bağışlayıcı olmak: İşlenen ayıpları örtmek ve onların yayılmasını engellemek ahlaki faziletlerin başında gelir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:
“Müslümanların ayıplarını (ve gizli şeylerini) araştırmayın…” (el-Hucurât, 49/12). Resulullah da bir hadiste: Birbirinizin özel ve mahrem hayatını araştırmayın” diye buyurmaktadır. Kusur görenindir denir tasavvufta. Kusuru hep kendinde gören kişi başkasında bağışlayacağı bir şey görür mü ki? İşte islamın güzel ahlak olduğunun delili yazmaya çalıştığımız bu satırlarda hasbelkader anlatılmaya çalışıldı. Güzel ahlakı dinden ayrı bir şey gibi görmeye ve göstermeye çalışan bizler, ahir zaman ümmeti, rabbim hepimize hidayet nasip etsin.







YORUMLAR