
Sanırım yılın en zor mevsimine geldik.
Yazlıklar kalkacak, kışlıklar çıkacak… Ama asıl mesele dolap düzenlemek değil. Asıl mesele, sabah ne giyip evden çıkacağımıza karar verebilmek!
Çünkü sonbahar geldi.
Sabah dışarı adımınızı attığınızda yüzünüze vuran soğukla “Bugün mont giymeliydim” diyorsunuz. Öğlen güneş açıyor, bu kez “Montu niye giydim?” diye söyleniyorsunuz. Akşamüstü hava yeniden değişiyor, rüzgâr başlıyor, insan ne yapacağını şaşırıyor.
Balıkesir’de özellikle bu mevsimde sokağa çıktığınızda bunu gözünüzle de görüyorsunuz zaten.
Birinin üzerinde tişört, diğerinin üzerinde kazak, bir başkasında mont… Kimi sandaletle geziyor, kimi botlarını çoktan çıkarmış. Bir tarafta yaz bitmemiş gibi giyinenler, diğer tarafta kışı karşılamaya hazırlananlar…
Sokaklar adeta “Hangi mevsimdeyiz?” yarışmasına dönüyor.
Ama işin şakası bir yana, sonbaharın en büyük telaşı dolapların başında başlıyor.
Yazlık kıyafetler kaldırılacak, kışlıklar çıkarılacak. Geçen yıl giydiğimiz montlar denenecek. Çizmeler kontrol edilecek. Yağmurluklar aranacak. Kazakların hangisi hâlâ kullanılabilir, hangisi küçülmüş, hangisinin kolu kısalmış bakılacak.
Ve sonra o meşhur cümle gelecek:
“Bunun yenisini almamız gerekiyor.”
İşte tam burada sonbahar, romantik bir mevsim olmaktan çıkıp aile bütçesi için küçük bir sınava dönüşüyor.
Çünkü yetişkinler bir şekilde idare ediyor.
Geçen yılın montunu biraz daha giyiyoruz. Eski kazağın altına başka bir şey geçiriyoruz. Çizmeyi birkaç yıl daha kullanmanın yolunu buluyoruz. “Bunu da seneye alırım” diyerek bazı ihtiyaçları erteliyoruz.
Ama çocuklarda işler öyle değil.
Çocuk büyüyor.
Geçen yıl tam olan pantolon bu yıl bilekten yukarıda kalıyor. Montun kolları kısalıyor. Bot ayağa olmuyor. Yağmurluk küçülüyor. Kazaklar daralıyor.
Çocuğa da “Seneye giyersin” deme şansınız yok.
Çünkü çocuk beklemiyor.
Çocuk büyüyor.
İşte bu yüzden sonbahar bazı aileler için sadece yaprakların döküldüğü mevsim değil; aynı zamanda alışveriş listesinin kabardığı mevsim.
Çizme…
Yağmurluk…
Mont…
Kazak…
Pantolon…
Ayakkabı…
Ve liste uzadıkça uzuyor.
Üstelik artık alışverişe çıkmak da eskisi gibi değil.
Bir mağazaya giriyorsunuz, fiyatlara bakıyorsunuz. Bir diğerine geçiyorsunuz, aynı şeyin başka yerde biraz daha pahalı olduğunu görüyorsunuz. “Bir mont alıp çıkacağım” diye girip, çocuğun ihtiyacı olan diğer şeyleri görünce hesap makinesine sarılıyorsunuz.
Çünkü her şey ateş pahası.
Benzine gelen zam sadece depodaki yakıtı ilgilendirmiyor. Hayatın her köşesine dokunuyor. Taşımacılıktan markete, gıdadan giyime kadar birçok ürünün fiyatında kendini hissettiriyor.
Yani biz aslında sadece benzin istasyonundaki rakama bakmıyoruz.
O rakamı markette, pazarda, mağazada, kargoda, ulaşımda ve alışveriş yaptığımız her yerde görüyoruz.
Sonbahar geldiğinde bunu bir kez daha hissedeceğiz.
Çünkü mevsim değişiyor ama hayatın masrafı yerinde durmuyor.
Bir de çocuklu ailelerin görünmeyen hesabı var.
Çocuk hasta olmasın diye uygun kıyafet almak gerekiyor. Yağmurda ıslanmasın diye yağmurluk gerekiyor. Soğukta üşümesin diye mont gerekiyor. Ayağı büyüdüğü için yeni ayakkabı gerekiyor.
Bunlar lüks değil.
Bunlar ihtiyaç.
Ama bugün ihtiyaçların bile lüks gibi hissettirilmesi insanın canını yakıyor.
Bir anne çocuğuna mont alırken “Güzel mi?” diye bakmak yerine “Bütçeme sığacak mı?” diye düşünüyorsa burada bir sorun var.
Bir baba çocuğunun ayağı büyüdüğü için yeni bir bot alırken hesabını üç kere yapıyorsa burada bir sorun var.
Çocukların mevsimi beklemediği bir ülkede, ailelerin maaşı neden mevsimlikmiş gibi davranmak zorunda?
Çünkü çocuk büyüyor, masraf büyüyor ama gelir aynı yerde sayıyorsa aradaki farkı ailelerin sırtı taşıyor.
Balıkesir sokaklarında önümüzdeki günlerde yine farklı kıyafetlerle insanları göreceğiz.
Sabah montla çıkan, öğlen montunu koluna alan…
Akşam tekrar üzerine geçiren…
Bir yanda güneşten faydalanmaya çalışanlar, diğer yanda rüzgârdan korunmak için yakasını kaldıranlar…
Sonbaharın kendine has güzelliği var elbette.
Ama o güzelliğin arkasında bir de telaş var.
Dolap telaşı.
Hastalık telaşı.
Çocukların ihtiyaçları telaşı.
Ve en önemlisi, geçim telaşı.
Keşke sonbahar geldiğinde tek derdimiz “Bugün ne giysem?” olsaydı.
Keşke bir annenin aklındaki hesap, çocuğuna yakışacak montla sınırlı kalsaydı.
Keşke bir babanın hesabı, ay sonuna kadar yetişecek parayı düşünmek olmasaydı.
Ama gerçek hayat böyle değil.
Sonbahar kapıyı çalınca sadece soğuk hava girmiyor evlere.
Yeni masraflar da giriyor.
Ve biz yine dolapları açıp kışlıkları çıkarırken bir yandan da cüzdanımıza bakıyoruz.
Çünkü artık mevsimler değişiyor ama değişmeyen tek şey var:
İhtiyaçlar büyüyor, fiyatlar büyüyor, çocuklar büyüyor… Ama cepler aynı kalıyor.
İşte asıl üşüten de sonbaharın soğuğu değil.
İnsanın çocuğunun ihtiyacını karşılayıp karşılayamayacağını düşünerek titremesi.

