
Bu ülkede bir sınır vardır. Siyaseti tartışırız, sanatı tartışırız, ahlakın nerede başlayıp nerede bittiğini saatlerce tartışırız; bunların hepsi meşrudur. Ama bir sınır vardır ki, ona el uzatan herkes karşısında bu milletin ortak vicdanını, dişini gıcırdatan bir öfkeyle bulur: Çocuk.
Geçtiğimiz günlerde, kendini "Türkiye'nin ilk trans kız grubu" olarak pazarlayan bir oluşumun sosyal medya paylaşımı gündeme düştü. Grup adına konuşan kişinin ağzından çıkan cümle aynen şuydu: "Bu ülkenin küçük trans çocuklarına örnek olacağız!"
İşte bütün mesele bu iki kelimenin yan yana gelmesinde saklı: "trans çocuk." Durun ve bu terkibin ne demek olduğunu bir düşünün. Bir çocuk; henüz çarpım tablosunu, kendi ayakkabısını bağlamayı, korktuğunda annesine koşmayı öğrenen bir varlık. Ona daha şimdiden bir cinsel kimlik etiketi biçmek, "sen aslında yanlış bedende doğdun" fikrini kundaktaki bir zihne fısıldamak; bu bir "farkındalık" değil, bir ihanettir. Çünkü "trans çocuk" diye bir kavramı üreten irade, aslında çocukluğun kendisini iptal ediyor.
Bu cümle bir müzik tanıtımı değil. Bu cümle, bir hedef beyanıdır. Ve o hedefin ortasına, bu ülkenin çocukları konmuştur.
Şunu baştan ayıralım: Mesele, o cümleyi söyleyenin kim olduğu, nasıl yaşadığı, hangi bayrağın altında yürüdüğü değildir. Yetişkin bir insan, kendi hayatını kendi bildiği gibi yaşar; bu onun meselesidir, kendi vicdanıyla arasındaki bir hesaptır. Kimsenin bir yetişkinin özel hayatına diyeceği bir şey yok.
Ama sıra çocuğa geldiğinde denklem tümüyle değişir. Orada artık "özgürlük" bitmiş, "saldırı" başlamıştır. Ve bir milletin yavrusunu hedef tahtasına koyan hiçbir söylem, hangi süslü kelimenin arkasına saklanırsa saklansın, masum sayılamaz.
O hedefte çocuklar var. Ve orada iş biter, orada hoşgörü tükenir.
Hür İrade, Reşit Olmayan İçin Geçerli Değildir
Modern hukukun ve aklın en temel ilkelerinden biri şudur: Rıza, ancak reşit ve ehil bir iradenin verebileceği bir şeydir. Bir çocuk, bir mülk sözleşmesine imza atamaz; çünkü sonuçlarını tartacak olgunlukta değildir. Bir çocuk oy kullanamaz, evlenemez, tek başına ameliyat kararı veremez. Bunlar bir "yasak" değil, bir korumadır. Medeniyet dediğimiz şeyin özü, güçsüzü güçlünün iştahından korumaktır.
Peki, bir çocuğun daha kendi bedenini, kendi kimliğini, hayatın en temel gerçeklerini kavrayamadığı bir çağda; ona yetişkin dünyasının en çetin, en tartışmalı kimlik kavgalarını "örnek" diye sunmak nedir?
Bu, özgürlük değildir. Bu, bir yetişkinin kendi tercihini, henüz tercih yapacak aklı oluşmamış bir varlığın üzerine yıkmasıdır. Çocuğa "sen aslında şu olabilirsin" demek, ona seçenek sunmak değil; onun henüz kurulmamış zihnine bir tohum ekmektir. Ve bir çocuğun zihni, kimsenin deneme tarlası değildir.
Bu Sadece Benim Öfkem Değil
Kimileri çıkıp "bu senin muhafazakâr hassasiyetin, herkes senin gibi düşünmek zorunda değil" diyecektir. Haklı bir itiraz gibi görünür; ama bu meselede yalnız değilim.
Nitekim bu paylaşımın ardından harekete geçen, benim köşem olmadı; devletin bizzat kendi kurumları oldu.
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, videoyu hazırlayıp yayımlayan kişi ya da kişiler hakkında "halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama" suçundan soruşturma başlattı; ilgili sosyal medya hesabının ve hesap sahibinin tespiti için talimat verdi.
Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı ise aynı paylaşımlar için Başsavcılığa suç duyurusunda bulundu ve içeriğe erişim engeli talep etti. Bakanlık, söz konusu paylaşımların "müstehcenlik ile halkı kin ve düşmanlığa tahrik suçları başta olmak üzere" değerlendirilmesini istedi ve açıklamasına şu cümleyi ekledi: "Çocuğun üstün yararını gözetmeyen ve çocukları hedef alan hiçbir içerik kabul edilemez."
Yani mesele, bir köşe yazarının şahsi öfkesi değil. Devletin adalet mekanizması da, çocuğun korunmasından sorumlu bakanlığı da aynı noktada buluştu: Bu, bir toplumun ve onun hukuk düzeninin, kendi çocuğunun etrafına çektiği koruyucu çizgidir. O çizgiye basıldığında refleks gösteren şey, benim kalemim değil; bu milletin binlerce yıllık aile terbiyesi ve onu koruyan devlet aklıdır.
Sanat Kalkanı ve Rantın Kirli Denklemi
Bir de işin "sanat" tarafı var. Ne zaman toplumun en hassas damarına dokunulsa, o tanıdık kalkan çıkar ortaya: "Sanat özgürlüğü", "ifade hürriyeti."
Sanat, insanı yücelten, düşündüren, güzelleştiren şeydir. Aileyi, kutsalı, çocuğu ayaklar altına almayı marifet sanan bir zihniyetin sanatla ilgisi yoktur; bunlar sanatçı değil, tacirdir, sattıkları mal ise toplumun öfkesidir. Denklem basit ve iğrençtir: Çocuğa çamur at, doğan tepkiyi topla, o tepkiyi şöhrete, şöhreti paraya çevir. Skandal, bugünün en ucuz ve en kârlı reklamıdır. Kaldı ki şu soruyu sormadan da geçmemek gerekir: Bu çıkışların hepsi, göründüğü kadar "bireysel" ve "kendiliğinden" midir? Aile kurumunu ve millî kimliği aşındıran bu eş zamanlı dalgaların ardında, sınır ötesi birtakım fon ve ağların payı olabilir mi? Kesin bir hüküm vermek için elimde belge yok; ama bu ihtimali tümüyle aklımızdan çıkarmak da saflık olur. Zira bir milleti yıkmak için topa tüfeğe gerek olmadığını, gelecek neslini daha filizken zehirlemenin yettiğini tarih bize çok kez gösterdi.
İşte bu yüzden asıl akıllıca duruş, bu tuzağa düşüp linç gösterisine ortak olmak değildir. Onların istediği tek şey büyük bir gürültüdür; çünkü gürültü onların ekmeğidir. Verilecek en ağır cevap; hukukun sessiz kelepçesi, bir de bu milletin onları hak ettikleri karanlık unutulmuşluğa terk etmesidir.
Sözün Özü
Kimsenin nasıl yaşadığıyla değil, bu milletin çocuklarının kim tarafından, neyle hedeflendiğiyle derdimiz var. Bir yetişkin dilediği gibi yaşar; kimse karışamaz. Ama sıra bu toprakların evladına geldiğinde, iki bin yıllık bir kaide çelik gibi devreye girer:
Sakın Ha! Ne olursan ol, ne yaparsan yap; çocuğa dokunma.
O çizgi; siyasetin de, sanatın da, bütün o özgürlük nutuklarının da üstündedir. O çizgiye basan el, bu milletin bütününün karşısında bulur kendini. Çünkü bir milletin bütün geleceği, o küçük ellerde, o masum zihinlerde büyür. Ve o elleri korumak bir tercih, bir siyasi pozisyon, bir "hassasiyet" değildir; bu toprakların her ferdine kan yoluyla geçmiş, tartışılması dahi teklif edilemeyecek en kadim borçtur.
Kıssadan Hisse:
Bir toplumu ayakta tutan, kanunların sertliğinden önce, o toplumun kendi yavrusunun önüne set olma içgüdüsüdür. Bu içgüdüyü yitiren millet, her şeyini yitirir. Bir çınarı devirmek istiyorsan, dalını budamakla uğraşmazsın; henüz toprağın altındaki filizine dokunursun. Bunu bildikleri için filize uzanıyorlar. Biz de bunu bildiğimiz için o filizin üstüne titriyoruz.

