BIST 100
13.763,83 -1,45%
DOLAR
45,9578 0,04%
EURO
53,3151 -0,27%
GRAM ALTIN
6.630,03 1,16%
FAİZ
43,40 -0,12%
GÜMÜŞ GRAM
109,21 1,54%
BITCOIN
66.717,00 -1,14%
GBP/TRY
61,7161 -0,30%
EUR/USD
1,1595 -0,31%
BRENT
97,48 1,54%
ÇEYREK ALTIN
10.840,10 1,16%
Balıkesir Az Bulutlu
Balıkesir hava durumu
30 °

Aydınlık sandığımız ekranlar aslında karanlık mı?

şeyma kızıler haftala

Bazen sosyal medyada birkaç saniyelik bir görüntü yeterlidir insanın içine bir huzursuzluk bırakmaya. Son günlerde karşıma çıkan “Daha 17” adlı dizi de tam olarak böyle bir etki yaptı. Henüz yayına yeni başlamış, liseli gençlerin dünyasını anlatan bir yapım. Ama o kısa sahnelerde bile göz göze gelen şey; masumiyet değil, gerilim, zorbalık, kavga ve sertlikti.

İçimden geçeni saklamayacağım: “Yine mi?”

Gençlik dizisi dediğimiz şey artık bir tür karanlık vitrin haline mi geldi? Liseler ne zaman sadece eğitim yuvası olmaktan çıkıp bir çatışma alanına dönüştü? Ekranda gördüğümüz şey gerçek hayatın bir yansıması mı, yoksa gerçek hayatı daha da sertleştiren bir kurgu mu?

Son dönemde Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta okullarda yaşanan bazı olaylar hafızalardayken, böyle yapımların art arda gelmesi insanın aklını karıştırıyor. “Toplumsal bir aynalama mı yapılıyor, yoksa bu aynaya bakıp daha da mı sertleşiyoruz?” sorusu bir türlü zihinden çıkmıyor.

Gençlik dizisi mi, şiddet estetiği mi?

Bir zamanlar gençlik dizisi denince akla Hayat Bilgisi gelirdi. Bir okulun içinde öğretmen-öğrenci ilişkileri, dostluklar, haylazlıklar olurdu ama merkezde hep bir umut vardı. Afet öğretmen gibi karakterler, sadece ders anlatmaz; hayat öğretirdi. Seyirci ekrana bakarken hem güler hem düşünürdü.

Bugün ise tablo değişmiş gibi görünüyor. Yeni yapımlarda gençlik; daha çok çatışma, zorbalık, güç gösterisi ve kırılgan psikolojiler üzerinden anlatılıyor. Sanki “gerçekçilik” adı altında şiddet normalleştiriliyor, sıradanlaştırılıyor.

“Daha 17” gibi bir isim bile başlı başına bir çağrışım yapıyor: henüz yetişkin olmamış, hayatın başındaki çocuklar… Ama anlatılan hikâyeler, sanki yetişkinlerin bile zor taşıyacağı ağırlıkta.

Elbette kimse “gerçek hayatta sorun yok” demiyor. Gençler zorbalık da yaşıyor, baskı da görüyor, sosyal medya baskısı da artıyor. Ama mesele bunu nasıl anlattığımız.

Göstererek öğretmek gerçekten işe yarıyor mu?

Yapımcıların sıkça savunduğu bir argüman var: “Biz kötüyü gösteriyoruz ki insanlar ders alsın.”

Teoride kulağa mantıklı geliyor. Ama pratikte her zaman öyle işlemiyor. Çünkü ekran, sadece mesaj taşıyan bir araç değil; aynı zamanda duyguyu çoğaltan, normalleştiren bir güç.

Bir sahnede zorbalık görüyorsanız, bu bazen “bakın bu yanlış” mesajı vermek yerine, “bu hayatın bir parçası” algısı da yaratabiliyor. Hele ki genç izleyici kitlesi için.

İşte tam da burada bir çelişki başlıyor: Biz gerçekten farkındalık mı oluşturuyoruz, yoksa farkında olmadan bir davranış modelini mi yayıyoruz?

Ekmek Teknesi neden bu kadar uzakta kaldı?

Bir dönem ekranlarda Ekmek Teknesi gibi mahalle sıcaklığını anlatan yapımlar vardı. İnsan ilişkilerinin sade, ama güçlü olduğu hikâyeler… Komşuluk, dayanışma, küçük mutluluklar…

Bugün o sıcaklığı hatırlamak bile nostalji sayılıyor. Oysa belki de en çok ihtiyaç duyduğumuz şey tam olarak bu: karmaşadan uzak, insanı insan yapan hikâyeler.

Elbette dünya değişti. İzleyici değişti. Platformlar değişti. Ama değişmeyen bir şey var: İnsan ruhu hâlâ güvenli alan arıyor.

Gündüz kuşağı ayrı bir dünya

Bir de televizyonun gündüz kuşağı var ki, orası bambaşka bir tartışma konusu. Zaten orada akan içerikler, insanın sabrını ve inancını ayrı ayrı sınayan türden. Her gün başka bir olay, başka bir kriz, başka bir gerilim…

İnsan bazen şunu sormadan edemiyor: Biz neyi izliyoruz ve neden izliyoruz?

İzleyici neden bunu izliyor?

Asıl kritik soru burada başlıyor. Çünkü bu diziler yapılmasa da bir anlamı yok; izleniyorsa yapılıyor.

Demek ki bir karşılığı var. Demek ki insanlar bu sert hikâyelere bakıyor, belki kendinden bir parça buluyor, belki sadece merak ediyor, belki de başka bir şey izleyemediği için buna yöneliyor.

Ama şu da bir gerçek: Sürekli şiddet, sürekli çatışma, sürekli karanlık… Bir süre sonra normalleşiyor.

Ve en tehlikelisi de bu.

Masumiyet gerçekten öldü mü?

Belki de en doğru soru bu değil. Masumiyet ölmedi. Sadece geri çekildi. Gürültünün, hızın ve sürekli kriz anlatısının arasında kendine yer bulmakta zorlanıyor.

Bir yerlerde hâlâ saf hikâyeler var. Hâlâ iyi insanların sıradan hayatları var. Ama ekranlarda daha az yer buluyorlar.

O yüzden insanın içinden şu cümle geçiyor: “İlla bir savaş mı olmalı? İlla bir yalan, bir dolan, bir çıkar ilişkisi mi?”

Hayat zaten yeterince zor değil mi?

“Daha 17” gibi yapımlar elbette konuşulacak, tartışılacak, belki çok izlenecek. Ama asıl mesele şu: Biz neyi çoğaltıyoruz?

Karanlığı mı, yoksa ışığı mı?

Belki de artık ekranlara sadece “daha gerçek” değil, biraz daha “daha iyi” hikâyeler anlatmanın zamanı gelmiştir. Çünkü bazı şeyler gösterildikçe düzelmiyor; bazen sadece büyüyor.

YORUM YAP

Yorum yapabilmek için kuralları kabul etmelisiniz.

Henüz bu içeriğe yorum yapılmamış.
İlk yorum yapan olmak ister misiniz?