
Dünya siyasetinin kalbi iki gün boyunca Ankara’da, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde attı. 36. NATO Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi vesilesiyle küresel diplomasi başkentimizde yeniden şekillenirken; içeride yine o bildik, o ezberci ve kronik hazımsızlıkla karşılaştık.
Şartlanmış bir NATO karşıtlığının ardına sığınanlar, vizyon eksikliklerini "israf" edebiyatıyla örtmeye çalıştılar. Ülkemizin, uluslararası basını ve camiayı sarsan bu muazzam tanıtımını, masaya vurduğu diplomatik gücünü ve dillere destan misafirperverliğini bir türlü içlerine sindiremediler. Diplomasinin devler liginde oynanan satrancı, adeta bir hesap pusulası basitliği ile okumaya kalkan bu görüş; masadan kalkan Türkiye'nin tarihi kazanımlarını idrak etmekten fersah fersah uzak olması kuvvetle muhtemeldir.
Hâlbuki Ankara Zirvesi, sadece liderlerin el sıkıştığı bir fotoğraf karesinden ibaret değildi. Türkiye’nin uzun süredir ilmek ilmek ördüğü stratejik sabrının ve bağımsız güvenlik politikalarının müttefikler tarafından kabullenildiği bir dönüm noktasıydı.
Ambargolar Çatırdarken
Zirvenin en çarpıcı anlarından biri şüphesiz Cumhurbaşkanı Erdoğan ile ABD Başkanı Trump arasındaki temastı. Yıllardır Türk-Amerikan ilişkilerinin üzerinde bir Demokles'in Kılıcı gibi sallanan CAATSA yaptırımlarının kaldırılması yönünde masaya konulan o güçlü irade, sıradan bir vaat değildir. F-35 savaş uçağı programında Türkiye için yeni ve olumlu bir sayfa açılması ihtimalinin bizzat en üst perdeden dillendirilmesi, Ankara’nın uzun soluklu diplomatik çabalarının bir yansıması olarak görülebilir.
Mesele sadece Amerika ile de sınırlı kalmadı. Avrupa'nın yıllardır uyguladığı o, örtülü ambargolar da Ankara'nın kararlı duruşu karşısında çatırdadı. Kendi göbeğimizi keserek ürettiğimiz 5. nesil gururumuz KAAN’ın motor tedarikindeki engellerin aşılması, sadece bir alım-satım işi değil; Türkiye'nin havacılık ve savunma sanayiindeki yürüyüşünün durdurulamayacağının Batı tarafından tescilidir. Fransa'nın SAMP/T konusundaki inadının kırılması, Almanya'nın Türk füze sistemlerini nihayet radarına alması ve İngiltere ile atılan yeni adımlar... Bunların hiçbiri bize bir lütuf olarak sunulmadı; sahadaki gücümüzün masadaki yansıması olarak sökülüp alındı.
Silah Değil, Strateji ve Finans
Böylesine devasa bir vizyonu "israf" diyerek küçümseyenlerin asıl kaçırdığı nokta, işin ekonomi ve finans ayağında atılan adımlardır. Türkiye, sadece askeri bir kanat ülkesi olmadığını; yeni küresel mimarinin kurucu aktörlerinden biri olduğunu 9 ülkenin katılımıyla kurulan Savunma, Güvenlik ve Dayanıklılık Bankası - DSRB hamlesiyle kanıtladı. Kanada Başbakanı'nın bizzat duyurduğu, içinde Türkiye'nin de merkezinde bulunduğu bu oluşum; savunma yatırımlarına ucuz maliyetli ve devasa bir kaynak sağlayacak. Kanada ile resmi olarak başlatılan Serbest Ticaret Anlaşması müzakereleri de bu zirvenin salt askeri değil, aynı zamanda ülkenin refahına doğrudan etki edecek ekonomik bir zafer olduğunun kanıtıdır.
Netice: Masayı Kuran Türkiye
Uluslararası ilişkilerde anlık imzalar kadar, geleceği şekillendiren "niyet ve irade beyanları" da mühimdir. Ankara Zirvesi'nde Türkiye, sadece ev sahibi olarak masayı kurmakla kalmamış; masanın kurallarını, kendi güvenlik önceliklerini ve savunma sanayisindeki kırmızı çizgilerini tüm ittifaka net şekilde ortaya koymuştur.
Uluslararası ilişkilerde atılan böylesi tarihi adımların, zaman zaman iç siyasetin dar kalıplarına ya da günübirlik tartışmalara sıkışması olağandır. Ne var ki tarih; anlık polemikleri değil, Ankara'dan küresel arenaya uzanan o sağlam stratejik aklı kayda geçirecektir. Ufku geniş, kökleri sağlam olan bu devlet; dönemsel rüzgârlara kapılmadan, kendi belirlediği rotada kararlılıkla ilerlemeyi sürdürecektir.

