BIST 100
14.393,85 -0,77%
DOLAR
48,6039 0,10%
EURO
56,4543 -0,11%
GRAM ALTIN
6.760,67 0,36%
BITCOIN
77.082,00 -0,21%
FAİZ
39,76 0,00%
GÜMÜŞ GRAM
99,26 0,02%
GBP/TRY
65,6873 -0,10%
EUR/USD
1,1606 -0,05%
BRENT PETROL
104,74 -1,53%
ÇEYREK ALTIN
11.053,24 0,35%
Balıkesir Açık
Balıkesir hava durumu
19 °

Kiralık Akıl

Düşünseli

Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan, geçtiğimiz günlerde, Kabine sonrası net bir cümle kurdu: "Ülkemizi çevrelemeye dönük hasmane adımları tribünden seyretmeyiz." Cümle o kadar yerine oturdu ki, muhatapları Ankara'dan değil, ta Atina'dan verdi tepkiyi. Yunanistan'ın önde gelen gazetesi Kathimerini, sözleri "kuşatma girişimine karşı uyarı" diye manşete taşıdı. Yani adres soranlar, adresi kendileri buldu.

Peki neyin telaşı bu? Yunanistan'ın İsrail'le imzaladığı 3 milyar euroluk "Aşil Kalkanı" hava savunma anlaşmasının, Ege'yi bir kez daha Türkiye aleyhine germe hevesinin telaşı. Ama işte tam burada, kimsenin yüksek sesle söylemediği bir gerçeği masaya koymak gerekiyor.

İthal Eden ile Üreten

Bir devletin gücü, cebindeki parayla ne satın alabildiğiyle değil; kendi eliyle ne üretebildiğiyle ölçülür.

Yunanistan, İsrail'den hazır sistem satın alıyor. Davud Sapanı, SPYDER'ı, radarı, komuta ağını... hepsi başkasının fabrikasında üretilmiş, başkasının yazılımıyla çalışan ithal mal. Elindeki en modern silahın bile açma kapama şifresi başkasının kasasında.

Türkiye ise üretiyor. Kendi balistik füzesini, kendi hava-hava füzesini, kendi seyir füzesini, hava savunmasını, insansız hava araçlarını, muharip uçağını. Aradaki fark, bir tüketici ile bir üretici arasındaki farktır: Biri raftan alır, diğeri rafı kurar.

Bu artık bir iddia değil, dünyanın tescil ettiği bir gerçek. Öyle ki daha birkaç gün önce, bizzat NATO'nun Müttefik Müşterek Kuvvet Komutanlığı, Türkiye'nin yeni nesil insansız savaş uçağı ANKA-3'ü kendi resmî hesabından paylaştı. Bayraktar ve Akıncı dünya standardı olmuş, 5. nesil muharip uçak KAAN Türkiye'yi bu sınıfta üretim yapan bir avuç ülkenin arasına yazmışken; ittifakın kendi komutanlığının bir Türk platformunu vitrine koyması, meselenin geldiği yeri özetliyor.

Bu, hamaset değil; mühendislik gerçeğidir. Ve mühendislikte taşıma suyla değirmen dönmez.

Kaynak Kodu Kimin Elinde?

İşin en can alıcı noktası da burada. İthal bir silah aldığınızda, o sistemin "beynini" almış olmazsınız; yazılımı, yani kaynak kodu, üreticinin elinde kalır. Silah sizin görünür, ama aklı kiralıktır.

Nitekim bunun ne kadar hayati olduğunu Aşil Kalkanı pazarlıkları gösterdi. Anlaşma tam da bu "kaynak kodu" düğümü yüzünden haftalarca gecikti. Bulunan formül ise manidar: İsrail kendi çekirdek kodunu vermiyor; Yunanistan'a, kendi "desteğiyle" projeye özel bir üst-katman yazılım yazma izni veriyor. Yani Atina "kendi kodumu yazıyorum" diye övünürken, o kodu yazabilmek için bile üreticinin elinden tutmasına muhtaç.

Diyelim ki kodu tümüyle verdiler; peki alan taraf onunla ne yapacak? Kendi füzesini üretemeyen bir ülkeye dünyanın en gelişmiş kaynak kodunu verseniz, elinde anlamadığı bir dilde yazılmış bir kitap kalır. Mesele kodu almak değil; o kodu yazabilecek aklı, sanayiyi, mühendisi baştan var etmiş olmaktır.

Peki Ya Radar Kör Olursa, Komşu?

Bir adım daha atalım. Modern savaş, artık kimin füzesinin daha uzağa gittiğiyle değil, kimin diğerinin gözünü kör edebildiğiyle belirleniyor. Bugün Türkiye'nin envanterinde, düşman radarını karıştıran, aldatan, kör eden yerli elektronik harp sistemleri var.

Bir hava savunma sistemi ne kadar pahalı olursa olsun, radarı karartıldığı an milyonlarca euroluk bir demir yığınına döner. İşte o ithal "kalkan" adalara dikildiğinde sorulması gereken soru budur: O sistemin gözü bir gün kör edilirse, yazılımına bile hâkim değilken onu kim yeniden gördürecek? İsrail'i mi arayacaksın? Peki o telefonu açacak mı?

Denizle İmtihanı Olanlar

Bir de şu "12 mil" ve harita meselesi var. Ege'yi bir iç deniz belleyip her fırsatta hak iddia edenler, tarihle biraz yüzleşmeli.

Bir millet denizden yalnızca balık çıkarmayı, kıyısında turist ağırlamayı biliyorsa, o denizin sahibi değil, ancak misafiridir. Denizin gerçek sahibi, o suların üstünde kendi gemisini yürütebilen, altında kendi denizaltısını gezdirebilendir. Üç kıtaya hükmeden bir donanmanın torunları, bugün kendi fırkateynini, kendi denizaltısını üretiyor. Mavi Vatan bir slogan değil, işte bu kabiliyetin adıdır.

Gürültü Değil, Kudret

Yanlış anlaşılmasın: Bu bir savaş çığırtkanlığı değildir. Türkiye kimsenin toprağında gözü olmayı düşünmez. Mesele şudur: Caydırıcılık gürültüyle değil, kudretle sağlanır. Ve Türkiye'nin hatırlatmak istediği tek şey, dört beş bataryanın değiştiremeyeceği bir denklemdir: Bu ülke artık silahını dışarıdan bekleyen değil, kendi döken; radarını başkasının insafına bırakan değil, gerektiğinde başkasının radarını karartabilen bir ülkedir.

Kıssadan Hisse:

Bir geminin gerçek sahibi, güvertesinde en çok kim koşuşturuyor diye bakılarak anlaşılmaz. O gemiyi yürüten, dümene hükmeden, rotayı çizen reistir; başkasının çizdiği yolda, başkasının yüklediği yükle seyreden ise ne kadar telaşlı olursa olsun, o geminin reisi değil, olsa olsa miçosudur.

Kendi dümenini kendi elinde tutamayan, kendi rotasını kendi çizemez. Egemenlik; silahını, aklını, rotasını kimseden ödünç almadan var edebilmekle başlar. Taşıma suyla değirmen dönmediği gibi, ödünç dümenle de yol alınmaz.

YORUM YAP

Yorum yapabilmek için kuralları kabul etmelisiniz.

Henüz bu içeriğe yorum yapılmamış.
İlk yorum yapan olmak ister misiniz?