
Renkleri Kim Çaldı?
Bu bayram bir şey dikkatimi çekti.
Kapısını çaldığım evlerin çoğu birbirinin aynısıydı.
Farklı mahalleler, farklı insanlar, farklı hayatlar… Ama içeri girdiğinizde sanki aynı dekorasyon mağazasının katalog sayfaları arasında dolaşıyordunuz.
Beyaz duvarlar.
Gri koltuklar.
Bej halılar.
Siyah detaylar.
Hepsi temiz, hepsi düzenli, hepsi şık…
Ama nedense hepsi birbirine benziyordu.
Bir an durup düşündüm.
Biz ne zaman renklerden vazgeçtik?
Ne zaman sarıyı fazla cesur, turuncuyu fazla dikkat çekici, yeşili fazla riskli bulmaya başladık?
Oysa çocukluğumun evlerini hatırlıyorum.
Her evin kendine ait bir ruhu vardı.
Bir komşunun salonunda çiçek desenli koltuklar olurdu. Bir diğerinin duvarı açık maviye boyanmıştı. Bir başkasının evinde mor perdeler, kırmızı yastıklar vardı. Belki dekorasyon uzmanlarından tam not almazlardı ama yaşayan evlerdi onlar.
Şimdi ise sanki evler yaşamak için değil, fotoğraf çekmek için hazırlanıyor.
Misafir ağırlamak için değil, sosyal medyada paylaşmak için düzenleniyor.
Ve en acısı da bunu normal kabul ediyoruz.
Çünkü artık sadece evler değil, insanlar da birbirine benzemeye başladı.
Özellikle kadınlar…
Sosyal medya ekranlarını açın.
Aynı saçlar.
Aynı dudaklar.
Aynı kaşlar.
Aynı pozlar.
Aynı gülüşler.
Bir süre sonra farklı bir yüz gördüğünüzde şaşırır hale geliyorsunuz.
Çünkü bize yıllardır aynı şey söyleniyor:
“Daha güzel olabilirsin.”
“Daha ince olabilirsin.”
“Daha genç görünebilirsin.”
“Daha kusursuz olabilirsin.”
Peki ne zaman olduğumuz halimiz yeterli olmaktan çıktı?
Bir zamanlar çiller güzeldi.
Şimdi kapatılıyor.
Bir zamanlar beyazlayan saçlar hayat tecrübesinin simgesiydi.
Şimdi saklanıyor.
Bir zamanlar yüzümüzdeki çizgiler yaşanmışlık anlatırdı.
Şimdi filtrelerle siliniyor.
Sanki insan olmaktan utanır hale geldik.
Oysa kusurlarımız dediğimiz şeyler aslında bizi birbirimizden ayıran detaylar.
Bizi özel yapan şeyler.
Ama modern dünyanın bize sattığı en büyük yalan şu oldu:
“Herkes gibi olursan daha mutlu olursun.”
Hayır.
Herkes gibi olursan sadece kaybolursun.
Bugün sokaklarda yürürken de aynı şeyi görüyoruz.
Aynı mağazalar.
Aynı vitrinler.
Aynı kıyafetler.
Aynı renkler.
Bir zamanlar hayatın her köşesinde gördüğümüz canlı tonlar yerini griye, siyaha ve beyaza bıraktı.
Sanki dünyanın sesini kısmakla yetinmediler, renklerini de azalttılar.
Belki de bu yüzden insanlar kendini daha yalnız hissediyor.
Çünkü renk sadece estetik değildir.
Renk bir karakterdir.
Bir ruh halidir.
Bir kimliktir.
Çocukların yaptığı resimlere bakın.
Gökyüzünü mor boyarlar.
Güneşi kırmızı yaparlar.
Çimleri turuncuya çevirirler.
Çünkü onlar henüz kuralları öğrenmemiştir.
Henüz “ayıp olur”, “uymaz”, “yakışmaz”, “modası geçti” cümleleriyle tanışmamışlardır.
Belki de bu yüzden çocuklar dünyayı bizden daha renkli görüyor.
Sonra büyüyoruz.
Ve bize uyumlu olmamız öğretiliyor.
Farklı değil, benzer olmamız.
Cesur değil, kabul gören olmamız.
Kendimiz değil, onaylanan versiyonumuz olmamız…
İşte tam da bu yüzden bugün evler birbirine benziyor.
İnsanlar birbirine benziyor.
Hayatlar birbirine benziyor.
Ve farkında olmadan hepimiz aynı kalıbın içine sıkışıyoruz.
Belki de artık kendimize şu soruyu sormanın zamanı geldi:
Gerçekten bunu biz mi seçtik?
Yoksa bize sunulan tek seçeneğin bu olduğuna mı inandırıldık?
Belki yeniden renkleri hatırlamalıyız.
Bir duvara sevdiğimiz rengi sürerek.
Çocuğumuzun odasını kataloğa değil hayaline göre düzenleyerek.
Saçımızı modaya değil kendimize göre kullanarak.
Kusurlarımızı gizlemek yerine sahiplenerek.
Çünkü dünya zaten yeterince gri.
Bari evlerimiz renkli olsun.
Bari çocuklarımız renkleri tanısın.
Bari kadınlar birbirlerine benzemek zorunda kalmasın.
Ve bari bir gün yeniden farklı olmanın cesaret gerektirmediği bir yerde yaşayabilelim.
Çünkü renkleri geri kazanmak, sadece duvarları boyamak değildir.
Renkleri geri kazanmak; kendimiz olmayı yeniden hatırlamaktır.

