BIST 100
13.325,68 0,25%
DOLAR
47,5254 0,14%
EURO
54,7722 -0,01%
GRAM ALTIN
6.231,27 -0,42%
FAİZ
42,00 0,00%
GÜMÜŞ GRAM
88,96 -1,19%
BITCOIN
63.999,00 -1,11%
GBP/TRY
63,9775 -0,01%
EUR/USD
1,1517 -0,10%
BRENT
87,90 -1,27%
ÇEYREK ALTIN
10.188,12 -0,42%
Balıkesir Açık
Balıkesir hava durumu
24 °

Flaşların Altındaki Kadın

Düşünseli

Tarihler 31 Ağustos 1997'yi, saatler gece yarısını daha yeni geçtiğinde, Paris'in Pont de l'Alma tünelinde yankılanan o acı fren sesi, yalnızca bir otomobilin beton direğe çarpma sesi değildi. O ses, yirminci yüzyılın sonlarına damga vurmuş, kitlelerin gönüllüce uyuştuğu devasa bir "peri masalının" tuzla buz olma anıydı.

Bugün, o kazanın ardından çeyrek asırdan fazla zaman geçti. Ancak Lady Diana'nın ölümü, sadece trajik bir magazin vakası olarak kalamaz; zira bu hadise, içinden geçtiğimiz çağın, modern güç aygıtlarının ve insanın nasıl acımasızca tüketildiğinin en sarsıcı vesikalarından biridir.

Önce bir hakkı teslim edelim, çünkü hakikat böyle iktiza eder. Hukukî olarak sorumlu bellidir: aracı kullanan, alkollü ve reçeteli ilaç etkisindeki sürücüydü; hız göstergesi çarpma anında saatte 190 kilometrenin üzerinde donmuştu. Bunu bir cinayet gizemine çevirmek, ucuz bir komplo edebiyatı olur. Ama bir köşe yazarının işi, mahkemenin bittiği yerde başlar. Hukuk "kim kullanıyordu?" diye sorar; bizim sorumuz ise şudur: O arabayı o hıza, o tünele, o geceye iten görünmez el neydi?

Soğuk Duvarların Ardında

Meseleye sadece "aldatılmış ve kalbi kırık bir prenses" sığlığıyla bakmak, hakikati ıskalamak olur. Karşımızdaki asıl tablo, İngiliz Kraliyeti gibi yüzyıllardır kendi bekasını her türlü insanî değerin üstünde tutan, kurallarını buz gibi bir nizamla işleten devasa bir kurumun anatomisidir. Diana, o kuruma dışarıdan dâhil edilmiş, kanı o soğuk soylulukla uyuşmamış bir "yabancı"ydı.

Sistem ondan sadece susmasını, gülümsemesini ve vitrin mankenliği yapmasını istedi. Ancak o, o taş duvarların arasında nefes alamadı. Mayın tarlalarında yürüyerek, hastalara sarılarak, protokolün o buzdan kalkanını kırarak doğrudan "halkla" temas kurmayı seçti. İşte o an, sistem için bir tehdit hâline geldi. Çünkü yerleşik düzenler gücünü kuralcılığından alır; kuralı esneten, statükoyu sarsan her figür, o devasa çarkın arasında ezilmeye mahkûmdur. Diana'nın asıl trajedisi, Buckingham'ın soğuk duvarları arasında insan kalmaya çalışmasıydı.

Kurban mı, Suç Ortağı mı?

Fakat burada, kolaycı bir kahraman, kurban tablosuna teslim olmadan, kendi tezimize de bir çentik atmamız gerekir. Zira Diana yalnızca medyanın avı değildi; aynı zamanda onun en usta kullanıcılarından biriydi.

Mayın karşıtı kampanyasını, AIDS hastalarına uzattığı o meşhur eli, kraliyetle hesaplaşmasını dünyaya duyuran şey de yine o kameralardı. Kendi sesini duyurmak için basınla bilinçli bir ittifak kurdu; röportajlar verdi, kareler seçti, mesajını görüntünün diliyle konuştu. Bu, onu daha az trajik yapmaz. Aksine, trajedisini derinleştirir. Çünkü onu tüketen çarkın dışında masum bir seyirci değil, ta içinde, hem silahı hem kurbanı olan bir figürdü. Ateşle oynamayı bilenler, çoğu zaman en sonunda o ateşte tükenirler.

İşte modern insanın çıkmazı da tam olarak budur: görünürlüğü hem bir güç hem de bir zehir olarak aynı bardaktan içmek.

Medyanın Vahşeti

Ancak o gece tetikte olan yalnızca kraliyetin görünmez baskısı da değildi. Diana'nın ölümünü, önceki yazılarımızda ele aldığımız "medyanın çürümesi" bağlamından bağımsız okuyamayız.

Arabayı ölüme sürükleyen kovalamacada, motosikletlerin üzerinde bir paparazzi ordusu vardı. Daha fazla tiraj, daha yüksek satış ve tek bir fotoğraf karesi uğruna sınır tanımayan, ahlakı ve mahremiyeti ayaklar altına alan o vahşi medya düzeni... En karanlık nokta ise şudur: Çarpışmanın hemen ardından, paramparça olmuş arabanın başında ilk yaptıkları şey yardım çağırmak değil, flaş patlatmak oldu. Diana o tünelde can vermedi; ağır yaralı hâlde saatlerce süren bir mücadelenin ardından hastanede hayatını kaybetti. Ve o kritik ilk dakikalarda, bir insanın kanı akarken objektifin arkasında durabilen o zihniyet, aslında çağımızın en soğuk özetidir.

Diana'nın kardeşi, cenazenin ardından o gazetecilerin "ellerinin kanlı" olduğunu söylemişti. Sert bir cümleydi; ama insan acısının satılabilir bir "içeriğe" dönüştüğü o an düşünülünce, pek de haksız değildi.

Tüketim Toplumunun Kurbanı

Bizler de sütten çıkmış ak kaşık değiliz. O flaşların patlamasına sebep olan şey, kitlelerin o hayata duyduğu bitmek bilmez açlıktı. Toplumlar, kendi sıradan ve renksiz hayatlarını avutmak için sürekli birilerini zirveye taşır, onların masallarıyla uyuşur ve en nihayetinde o masalın çöküşünü de büyük bir iştahla seyreder. Sistem üretir, medya servis eder, kitleler tüketir. Diana da, tam da masalını en çok sevdiğimiz için, o çarkın en şaşaalı ve en trajik dişlisi oldu.

Bugün o tünelin üzerinden geçen araçlar, sadece bir kaza mahallinden değil; gücün şefkati nasıl ezdiğinin, medyanın insanı nasıl nesneleştirdiğinin, kitlelerin ise bütün bunları nasıl alkışladığının üzerinden geçiyor.

İhtişamlı kâşanelerin, altın yaldızlı faytonların, o mavi kanlı asaletin ve başlara takılan elmas taçların, aslında altından dökülmüş birer pranga olduğunu unutmamak gerekir.

Kıssadan Hisse:
 Shakespeare'in Macbeth'inde, kahramanın hayatın boşluğu karşısındaki o sarsıcı tiradıyla: "Hayat dediğin yürüyen bir gölgeden ibaret; sahnede boy gösterip çırpınan, saatini doldurunca bir daha duyulmayan zavallı bir oyuncu. Gürültü ve öfke dolu, ama hiçbir şey ifade etmeyen bir masal..."

 

YORUM YAP

Yorum yapabilmek için kuralları kabul etmelisiniz.

Henüz bu içeriğe yorum yapılmamış.
İlk yorum yapan olmak ister misiniz?