BIST 100
13.943,87 -0,95%
DOLAR
47,3391 0,16%
EURO
53,8477 0,01%
GRAM ALTIN
6.168,06 0,22%
FAİZ
42,31 -0,35%
GÜMÜŞ GRAM
88,60 1,07%
BITCOIN
64.112,00 0,00%
GBP/TRY
63,1184 0,07%
EUR/USD
1,1370 -0,06%
BRENT
96,78 -3,88%
ÇEYREK ALTIN
10.084,77 0,22%
Balıkesir Kapalı
Balıkesir hava durumu
25 °

EŞİK

Düşünseli

Bundan otuz kırk yıl önce, akşam olup da ekranın başına geçtiğimizde evimize sızan şey; komşunun çayının buğusu, mahalle bakkalının veresiye defterindeki naiflik ve sokağın o şefkatli sıcaklığıydı. Yöneticinin kuralcılığını, çaycının saf aşkını, dul kalmış ama evlatları için hayatın sillesine göğüs geren onurlu babaların hikâyesini izlerdik.

Şunu peşinen teslim edelim, çünkü hakikat böyle iktiza eder: o ekranlarda da ihanet vardı. O senaryolarda da aldatma, kavga, hatta cinayet vardı. Ne Yeşilçam melodramları günahsızdı, ne doksanların yapımları. Ancak mesele hiçbir zaman günahın var olması değildi; günahın nerede durduğuydu.

Dün ihanet bir sapmaydı; anlatının kendisi onu mahkûm ederdi. Hata yapanın yüzü kızarır, yalan söyleyenin başı öne düşerdi. Kötülük ekranda vardı, ama kötülük olarak vardı. Bugün ise ihanet bir sapma değil, anlatının ta kendisi; ekseni, motoru, satış vaadi. Utanç, cezalandırılan bir hâl olmaktan çıkıp estetize edilen bir ayrıcalığa dönüştü.

Fark buradadır. Ve bu fark, küçük bir fark değildir.

Tekrarın Terbiyesi

Bugün akşam kuşağında, Boğaz'ın en müstesna yalılarında, kimsenin alın teri dökmeden milyonların döndüğü senaryolarla karşı karşıyayız. Adaleti ve nizamı hukukta değil belindeki silahta arayan, şiddeti ve lümpenliği "güç" diye pazarlayan kabadayı bozuntuları bazı ekranları esir almış durumda.

Bu satırlar bir köşe yazarının öfkesi sanılmasın; meselenin ilmî bir zemini var.

Yarım asır önce Amerikalı iletişim bilimci George Gerbner, televizyon içeriğini onlarca yıl boyunca sistematik biçimde tarayan Kültürel Göstergeler projesini kurdu ve iletişim literatürüne "Ekme Kuramı" olarak bilinen yaklaşımı kazandırdı. Gerbner'in vardığı netice şudur: televizyon insana ne düşüneceğini emretmez; ona bir dünya gösterir ve o dünyayı tekrar tekrar gösterir. İzleyici, uzun süre aynı sembolik evrene maruz kaldığında, o evreni gerçek dünyanın tarifi zannetmeye başlar.

Gerbner bu hâle "korkulu dünya sendromu" adını verdi: dışarısını olduğundan daha tehlikeli, insanı olduğundan daha güvenilmez, hayatı olduğundan daha merhametsiz gören bir zihin.

Şimdi bu ölçüyü kendi akşamlarımıza tutalım. Ekranda kavgayı silah bitiriyorsa, hukuk daima aciz ve geç kalmış gösteriliyorsa, tetiği çeken kazanıyor ve sabreden eziliyorsa; yüz bölüm boyunca izleyicinin öğrendiği şey bir hikâye değildir. Bir dünya tarifidir. Ve o tarif, bir müddet sonra ekrandan inip sokakta yürümeye başlar.

Kimse ertesi sabah kalkıp diziyi taklit etmez elbette. Mesele taklit değil, eşiktir. Yüzüncü kez gördüğünüz sahne, artık sizi ilk seferki gibi rahatsız etmez. Ahlakî tepki de tıpkı damak gibi körelir; her seferinde biraz daha fazla baharat ister.

Gündüz Kuşağının Panayırı

Güneş doğup gündüz kuşağı başladığında tablo daha da vahim bir hâl alıyor. Türk toplumunun kalesi olan "aile" mefhumu, reyting uğruna kurulan ucuz stüdyo panayırlarında ayaklar altına alınıyor. Evlilik gibi mukaddes bir müessese; kimin kiminle kaçtığının, kimin çocuğunun babasının kim olduğunun tartışıldığı bir şova indirgenmiş durumda.

Neil Postman, 1985 tarihli Televizyon: Öldüren Eğlence adlı eserinde mühim bir uyarıda bulunur: bir kültür, sevmediği şeyler yüzünden değil, sevdiği şeyler yüzünden de kendini kaybedebilir. Bir toplumun kodlarını çözmek için kimsenin zorlamasına gerek yoktur; o toplumun neyle eğlendiğini, neden zevk aldığını artık sorgulamaz hâle gelmesi kâfidir.

Gündüz kuşağı tam olarak budur. Kimse kimseyi zorlamıyor. İnsanların en mahrem, en yüz kızartıcı sırları, sahibinin rızasıyla, gülümseyerek, alkışlar eşliğinde milyonların önüne seriliyor. Utanma duygusu zorla söktürülmüyor, gönül rızasıyla, eğlence ya da içerik diye teslim ediliyor.

Postman'a göre mesele artık ne söylendiği değil, her şeyin gösteriye dönüşmesidir. Acı, ihanet, boşanma, evlat kavgası... hepsi eşit birer "içerik" olarak aynı tezgâhta satılıyor.

"Zaten Televizyonun Devri Kapandı" Diyenlere

Haklı bir itiraz gelecektir: gençler artık televizyon izlemiyor, bu yazı geç kalmış bir öfkedir.

Kısmen doğrudur. Fakat bu bir teselli değil, meselenin büyüdüğünün delilidir.

Zira o içerik gencin hayatından çıkmadı; kabuk değiştirdi. Kanaatimce bugün o senaryonun en zehirli otuz saniyesi, dizinin kendisinden kat kat fazla dolaşıma giriyor: bağlamından koparılmış bir tehdit sahnesi, bir silah çekme anı, bir ihanet replisi. Üstelik bağlamından koparıldığı için, o sahnenin sonundaki hesaplaşma da, pişmanlık da, bedel de yok artık. Geriye yalnızca jest kalıyor.

Televizyon hiç değilse bir ritüeldi; başı vardı, sonu vardı, ailenin gözü önündeydi. Bugünkü hâli ise cepte, yalnız ve gecenin bir vaktinde. Ekran küçüldü, tesir büyüdü. Gerbner'in tarif ettiği tekrar, artık saatte yüzlerce defa dönüyor.

Kale Savunması

Unutulmamalıdır ki bir milleti topla, tüfekle, füzeyle yıkamazsınız. Bir milleti yıkmanın en kesin yollarından biri, o milletin ahlakını, aile yapısını ve kültürel kodlarını içeriden çürütmektir. Bu, bir yayıncılık tercihi meselesi değil; bir medeniyet meselesidir.

Ve düğüm iki halkada atılıyor:

Yapımcı için mesele ekonomiktir. Şiddet ve ihanet ucuz duygudur; ürettiği tepki hızlı, maliyeti düşüktür. Fazilet ise pahalıdır; sabır ister, emek ister, usta bir kalem ister. Bir sahneyi silahla bitirmek kolaydır. Asıl marifet, o sahneyi bir cümleyle bitirebilmektir. Kolay olan tercih edildiği müddetçe ekran da kolay olanı gösterecektir.

İzleyici için mesele iradedir ve nihayetinde en güçlü halka budur. Hiçbir yapım, izlenmediği hâlde ayakta kalamaz. Hiçbir senaryo, karşılığını bulmadığı hâlde ikinci sezona çıkamaz. Reyting dediğimiz şey, her akşam elimizdeki kumandayla verdiğimiz oyların toplamıdır. Şikâyet ettiğimiz ekranı, farkında olmadan biz seçiyoruz.

Geçmişin “bizden” olan yapımlarından bugünün kirli senaryolarına uzanan bu akıl tutulmasına “dur” demek, bu milletin sorumluluğudur. Çünkü kendi evinin eşiğini savunamayan, hiçbir eşiği savunamaz. 

Kıssadan Hisse

Merhum Cemil Meriç'in Bu Ülke'deki o eşsiz tespitiyle:

"Kamus, bir milletin namusudur."

Kelimelerimizin, değerlerimizin ve nihayetinde ekranlarımızın namusuna sahip çıkmadığımız gün, kalemizi kendi ellerimizle teslim ettiğimiz gündür.

YORUM YAP

Yorum yapabilmek için kuralları kabul etmelisiniz.

Henüz bu içeriğe yorum yapılmamış.
İlk yorum yapan olmak ister misiniz?