
Geçtiğimiz hafta Balıkesir olarak hep birlikte çok ağır günlerden geçtik. Aslında Türkiye'nin neresinde bir orman yangını çıksa aynı acıyı hissediyoruz. Yanan her ağaçta içimiz sızlıyor, küle dönen her ormanda biraz daha eksiliyoruz. Çünkü orman dediğimiz şey sadece ağaçlardan ibaret değil; nefesimiz, gölgemiz, kuşların yuvası, toprağın bereketi, çocuklarımızın geleceği... Ama bu kez acı bize çok daha yakındı. Bu kez televizyon ekranlarında izlediğimiz dumanlar, her gün önünden geçtiğimiz yolların üzerindeydi. Yangın haberleri başka şehirlerden değil, yaşadığımız topraklardan geliyordu.
Hemen hemen aynı saatlerde Altınoluk ve Gömeç'ten yükselen alevler, hepimizin yüreğine aynı korkuyu düşürdü. Ardından Susurluk, Marmara Adası, Erdek... Günler ilerledikçe yeni yangın haberleri gelmeye devam etti. Kimi büyümeden kontrol altına alındı, kimi ise rüzgârın da etkisiyle kilometrelerce yayıldı. Özellikle Gömeç'te başlayan ve Ayvalık'a kadar uzanan yangın, Kozak Yaylası'nın bir bölümünü de etkileyerek günlerce sürdü. Tam "artık bitti" denilirken rüzgâr yeniden alevleri canlandırdı ve ekipler ancak üçüncü günün sonunda yangını tamamen kontrol altına alabildi.
O günlerde aslında sadece ormanlar yanmadı.
Yılların emeği yandı.
Bir çiftçinin geçim kaynağı olan zeytinlikler, bağlar, bahçeler yandı. Kimisinin ahırı zarar gördü, kimisinin tarlası, kimisinin umutları... Belki yıllarca emek verilerek büyütülen ağaçlar birkaç saat içinde küle döndü. Bazen bir insanın ömrü boyunca kurduğu hayaller, ateşin önünde ne kadar çaresiz kalabiliyormuş, onu gördük.
Ama bütün bu karanlığın içinde umut veren görüntüler de vardı.
Hiç tanımadığı insanların yardımına koşan insanlar...
Yangın söndürme ekiplerine su yetiştiren gençler...
Evinde sabaha kadar sandviç hazırlayan anneler...
Traktörünü alıp alevlerin önünü kesmeye çalışan köylüler...
Yangın bölgesine ayran, ekmek, buz ve su taşıyan esnaflar...
Kimse kimseye "Sen kimsin?" diye sormadı. Kimse hangi görüşten olduğunu, nereli olduğunu merak etmedi. O günlerde herkesin tek bir amacı vardı; bir ağacı daha kurtarabilmek, bir canı daha yaşatabilmek.
Belki de Balıkesir'in en güzel yüzünü o günlerde gördük.
Çünkü felaketler bazen insanların gerçek karakterini ortaya çıkarıyor. Biz de gördük ki bu şehirde hâlâ birbirinin acısını kendi acısı gibi hisseden insanlar var. Hiç düşünmeden evinden çıkan, elinden ne geliyorsa yapan, sadece "Ben ne yapabilirim?" diye soran binlerce güzel insan...
Bir başka mücadele ise sessizce yaşanıyordu.
Alevlerin arasından kurtarılan hayvanlar...
Yanmış patileriyle yürümeye çalışan köpekler, korkudan titreyen kediler, sahiplerini kaybetmiş çiftlik hayvanları... Veteriner hekimler gece gündüz demeden ücretsiz tedavi için seferber oldu. Hayvanseverler evlerini açtı, yaralı hayvanları misafir etti, sosyal medya üzerinden birbirlerini hiç tanımayan insanlar el ele vererek onlarca cana yeni yuvalar buldu. İşte o anlarda insan, umudun aslında ne kadar küçük ama ne kadar değerli dokunuşlarla büyüdüğünü bir kez daha anladı.
Fakat bütün bunların arasında insanın yüreğini en çok acıtan başka bir gerçek daha vardı.
Gömeç'teki yangının çıkış nedeni belli oldu.
Marmara Adası Topağaç'taki yangının da...
İkisinin ortak noktası aynıydı.
Kaynak yapılırken sıçrayan bir kıvılcım...
Sadece bu cümleyi okumak bile insanı derinden sarsıyor. Koskoca ormanlar... Binlerce canlı... Günler süren mücadele... Milyonlarca liralık zarar... Hepsinin başlangıcı küçücük bir kıvılcım...
İnsan ister istemez kendi kendine soruyor.
Gerçekten değer miydi?
Birkaç dakikalık bir işi biraz ertelemek bu kadar mı zordu?
Rüzgârın bu kadar etkili olduğu günlerde biraz daha dikkatli olmak gerçekten bu kadar zor muydu?
Çünkü bugün artık hepimiz biliyoruz. Kuraklığın ne kadar arttığını biliyoruz. Rüzgârın yangını nasıl büyüttüğünü biliyoruz. En küçük ihmalin nasıl büyük felaketlere dönüştüğünü biliyoruz. Buna rağmen hâlâ aynı hataları yapıyorsak, artık buna sadece "talihsizlik" demek mümkün değil.
Bizler ekran başında izlerken bile boğazımız düğümlendi. Peki ya günlerce alevlerin içinde görev yapan ormancılar, itfaiyeciler, pilotlar, sağlık ekipleri, jandarma, gönüllüler... Onlar kaç ağacın gözlerinin önünde yandığını gördü? Kaç canı kurtarmaya çalışırken yetişememenin çaresizliğini yaşadı? Görevlerini yaptılar ama eminim her biri bu yangınlardan sadece yorgun değil, yürekleri yanmış olarak döndü.
Şimdi yaralar sarılıyor.
Küllerin üzerine yeniden umut ekilecek.
Fidanlar dikilecek.
Belki yıllar sonra yine yemyeşil olacak o yamaçlar.
Ama hiçbirimiz unutmamalıyız ki bir ağacın büyümesi onlarca yıl sürüyor, onu kaybetmek ise sadece birkaç dakika.
İşte bu yüzden ormanları yangın çıktığında değil, yangın çıkmadan önce korumalıyız.
Çünkü bazen küçücük bir kıvılcım yalnızca ağaçları yakmıyor; bir köylünün emeğini, bir çocuğun geleceğini, bir kuşun yuvasını, bir sincabın yaşamını, bir şehrin nefesini de alıp götürüyor.
Dilerim geçtiğimiz hafta yaşadıklarımız, hafızamızdan silinip giden bir haber olarak kalmaz. Dilerim bundan sonra elimize bir kaynak makinesi almadan, bir ateş yakmadan, bir izmariti yere atmadan önce hepimiz bir an durup bu günleri hatırlarız.
Çünkü Balıkesir'in yeniden yeşermeye ihtiyacı var.
Ama bundan daha çok, bizim yeniden aynı ihmalleri yapmamaya ihtiyacımız var.
Bir daha hiçbir kıvılcım, hiçbir şehrin ciğerini yakmasın.

