
Tarih, bu millet için sadece sararmış sayfalarda okunan bir masal değil; her Ağustos ayında yeniden dirilen, kanla ve iradeyle yazılmış bir kader manifestosudur. 26 Ağustos 1071'de Malazgirt'te açılan o kutlu kapı, 26 Ağustos 1922'de Kocatepe'den başlayan Büyük Taarruz ve 30 Ağustos zaferiyle ebediyen mühürlenmiştir. O gün Dumlupınar'da toprağa düşen ateş, bugün Doğu Akdeniz'in derin sularında, sınırlarımızın hemen ötesindeki sıcak çatışma bölgelerinde ve jeopolitik satranç tahtasında hâlâ yanmaya devam etmektedir.
Çünkü o gün Sevr'i yırtıp atan iradeye karşı kurulan cephe, bugün yalnızca şekil ve aktör değiştirerek karşımızda durmaktadır. Değişen, oyuncuların isimleridir; oyunun kendisi ve niyeti değil.
Sınırımızdaki Ateş
Bugün sınırlarımızın hemen ötesinde sahnelenen oyunu okumak için, 1922'nin o puslu günlerine bakmak yeterlidir. O dönem Anadolu'yu işgale yeltenen zihniyet nasıl kendi hesabı için sahaya sürüldüyse, bugün bölgeyi istikrarsızlaştıran hamleler de benzer bir aklın ürünüdür.
Çok uzağa gitmeye gerek yok. Daha geçtiğimiz günlerde, 18 Ağustos sabaha karşı, İsrail savaş uçakları Suriye'nin İdlib kırsalındaki Ebu Zuhur Askeri Hava Üssü'nü bombaladı. İşin dikkat çeken tarafı şudur: Üs yıllardır atıl vaziyetteydi ve saldırıda esas olarak pistler hedef alındı. Yani vurulan, askerî değeri yüksek bir hedef değil; bir mesajdı. Nitekim İsrail, saldırıyı Suriye'nin bu üssü Türkiye ile savunma iş birliğine açması ihtimaliyle gerekçelendirdi. Hem Şam hem Ankara üste tek bir Türk askerinin dahi bulunmadığını açıklamış olsa da, verilmek istenen mesaj netti: Türkiye'nin bölgedeki artan ağırlığından duyulan rahatsızlık.
İşte meselenin özü buradadır. İsrail'in yayılmacı aklı, yalnızca bölgeyi karıştırmakla kalmıyor; doğrudan ya da dolaylı olarak Türkiye'nin güvenlik hinterlandını, yani tarihsel etki alanını hedef alıyor. Türkiye Dışişleri, saldırıyı "Suriye'nin toprak bütünlüğünü ihlal eden pervasız bir saldırganlık" olarak kınadı; ve bu kınamaya on ülke daha ortak oldu. Güneyden yükselen bu ateş, sadece bir komşunun değil, bütün bir bölgesel dengenin sınandığı bir imtihandır.
Ege'de Bitmeyen Heves ve Mavi Vatan
Güneyimizde bunlar yaşanırken, Batı'da da tanıdık bir oyun yeniden sahneleniyor. Yunanistan'ın silahlandırılan adaları, uluslararası hukuku zorlayan iddiaları ve arkasına aldığı desteklerle Ege'yi ve Doğu Akdeniz'i adım adım kendi lehine çevirme hevesi, yüz yıllık o yarım kalmış hesabın bugünkü yüzüdür.
Üstelik bu tabloda dikkat çeken bir çelişki var. Yunanistan bir yandan bize karşı silahlanırken, öbür yandan kendi deniz ve hava sahasını İsrail'le ortak bir güvenlik mimarisine açıyor. 2012'den bu yana sürdürülen Noble Dina müşterek tatbikatlarından, imzalanan ardı ardına savunma anlaşmalarına kadar; İsrail-Yunanistan-Güney Kıbrıs hattı, Doğu Akdeniz'de fiilen Türkiye'yi çevrelemeye dönük bir kuşak örüyor. İsrail'in dar stratejik derinliği, Yunanistan'ın coğrafyasıyla tamamlanıyor; iki farklı cephe, tek bir hedefte birleşiyor. Yani güneydeki ateş ile batıdaki heves, göründüğü kadar ayrı değil; aynı denklemin iki ucu.
Fakat bu kez Türkiye, tepki veren değil, oyunu kuran taraf oldu. Geçtiğimiz günlerde, 15 Ağustos tarihli Cumhurbaşkanı kararlarıyla Türkiye tarihinde ilk kez iki deniz alanını, Fethiye-Kaş ve Kuzey Ege'yi "Deniz Milli Parkı" ilan etti. İlk bakışta Akdeniz foklarını ve deniz kaplumbağalarını koruyan çevreci bir adım gibi görünen bu hamle, gerçekte Ege ve Doğu Akdeniz'deki dengeleri sarsan stratejik bir manevradır. Zira Fethiye-Kaş parkının sınırlarının Meis'in hemen kuzeyine kadar uzanması, Atina'yı derhal telaşa düşürdü. Türkiye, çevre koruma diliyle, deniz yetki alanlarındaki tezini fiilen sahaya sürmüş oldu.
İşte tam bu noktada, Prof. Dr. Müstafi Tümamiral Cihat Yaycı'nın ısrarla altını çizdiği "Mavi Vatan" fikrinin neden sadece bir denizcilik terimi olmadığı bir kez daha görülüyor. Yaycı'nın işaret ettiği temel hakikat şudur: Denizlerine ve deniz yetki alanlarına hâkim olamayan bir millet, karasında da uzun süre bağımsız ve güvende kalamaz.
Büyük Taarruz'un o meşhur "İlk hedefiniz Akdeniz'dir, ileri!" emri, yalnızca karadaki bir askerî manevra değildi; bu milletin denizlerdeki hakkının ve geleceğinin de değişmez şifresiydi. Karadaki Misak-ı Millî'yi savunmanın ilk hattı, bugün denizlerdeki Mavi Vatan'ı tavizsiz savunmaktan geçiyor.
O Kan, Yine O Kan
Bugün savunma sanayisiyle, MİLGEM projesiyle denize inen yerli fırkateynleriyle, sessiz ve derinden ilerleyen denizaltıları ve gökleri koruyan insansız hava araçlarıyla sahada olan Türkiye, yüz yıl önce Kocatepe'de yanan o bağımsızlık ateşinin bugünkü meşale taşıyıcısıdır. Karşı zihniyet aynıdır; ama karşısındaki Türkiye artık yalnızca sınırında savunma yapan değil, kendi jeopolitik kaderini kendi çizen, gerektiğinde masayı kendi kuran bir güçtür.
Kimse aksini ummasın, kimse yanılmasın: Fıtrat değişmez. Bu kan, yine o kandır.
30 Ağustos'u idrak etmek, sadece geçmişi anmak değil; bugün Mavi Vatan'ı kuşatmaya çalışanlara ve sınırımızda ateşle oynayanlara, aradan bir asır geçse de aynı iradenin ayakta olduğunu hatırlatmaktır.
Kıssadan Hisse:
Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Büyük Zafer'in ikinci yıl dönümünde, bu milletin boyun eğmez karakterini tarihe şu sözlerle kazımıştır:
"Zafer, 'zafer benimdir' diyebilenindir. Başarı ise, 'başaracağım' diye başlayarak sonunda 'başardım' diyebilenindir."

