
Bazı fikirler vardır ki, fizikçinin kara tahtasında bir denklem olarak belirir; ama aslında çok daha eski bir hakikatin, insanlığın kadim irfanında çoktan bilinen bir sırrın yalnızca yeni bir kılığıdır. Einstein-Rosen köprüsü, halk arasındaki adıyla solucan deliği bana hep böyle görünmüştür. Batılı bir fizikçinin denkleminde beliren, ama özü itibarıyla bizim irfan geleneğimizin asırlardır fısıldadığı bir hakikate dokunan bir kavram.
Meseleyi önce sade haliyle koyalım, sonra derinine inelim.
Denklemdeki Köprü
1935 yılında Albert Einstein, genç meslektaşı Nathan Rosen ile birlikte, kâinatın bütün kuvvetlerini tek bir denklemde birleştirme rüyasının peşindeydi. O büyük "birlik" arayışı sırasında, matematik onlara beklenmedik bir kapı gösterdi: Uzay-zamanın birbirinden akıl almaz uzaklıktaki iki noktası, aslında gizli bir "köprü" ile, bir tünelle birbirine bağlanabilirdi.
Bir kâğıdı düşünün. İki ucundaki iki nokta, kâğıdın yüzeyinde birbirinden çok uzaktır. Ama kâğıdı katlayıp o iki noktayı üst üste getirirseniz, aradaki bütün mesafe bir anda yok olur. İşte köprünün mantığı budur: Mesafeyi kat etmek değil, mesafeyi katlamak.
Fizik, bu köprünün maddî âlemde kurulmasının ne kadar zor olduğunu söyler; kapıyı aralık tutmak için "egzotik madde" denen, belki de hiç bulunamayacak bir şey gerekir. Ama biz şimdi meselenin fizik tarafını bir kenara bırakıp, asıl dokunmak istediğim yere, o köprünün ardındaki manâya geçelim.
İki Yakayı Birleştiren Kadim Arzu
Dikkat edin: Einstein'ın bütün gayreti, "ayrı görünen şeyleri birleştirmek" üzerineydi. Kuvvetleri birleştirmek, uzak noktaları birleştirmek, dağınık olanı bir vahdette toplamak. Ve bu arayış, bir fizikçinin kişisel merakı değildir; insan ruhunun en derinine kazınmış bir özlemin dışa vurumudur.
Çünkü bizim irfanımız çoktan söylemiştir bunu: Kâinat, görünüşteki bütün o dağınıklığına, o sonsuz mesafelerine rağmen, aslında tek bir bağ şebekesiyle örülmüştür. Ayrı sandığımız her şey, hakikatte o büyük bütünün birer parçasıdır. Üstatların "hepimiz biriz" derken, tasavvufun "vahdet" derken kastettiği tam da budur: Ayrılık bir görüntüdür; asıl olan birliktir.
Merhum Bedri Ruhselman, o müstesna eseri Ruh ve Kâinat'ta bu hakikati bütün bir sistem hâlinde ortaya koyar. Ona göre kâinat, birbirinden kopuk maddelerin rastgele yığını değil; her zerresi bir diğeriyle "irtibat" hâlinde olan, canlı ve bütüncül bir nizamdır. Ruhselman'ın öğretisinde irtibat mekanizması, varlığın en temel gerçeğidir. Hiçbir varlık gerçekten yalnız, gerçekten kopuk değildir; görünmez bağlarla, tesir kanallarıyla bütüne bağlıdır.
Şimdi şu tevafuka bakın: Batılı fizikçi, denklemlerinde iki uzak noktayı birleştiren bir "köprü" buluyor. Bizim irfanımız ise çoktan, bütün varlığın görünmez bir irtibat ağıyla zaten birbirine bağlı olduğunu söylüyor. Fizik, maddî âlemde kurulması neredeyse imkânsız bir kestirme arıyor; irfan ise o kestirmenin, o irtibatın manâ âleminde zaten mevcut olduğunu fısıldıyor.
Madde ile Manânın Buluştuğu Yer
Burada, çok önemli bir ayrımı, bir edebi dikkati elden bırakmamak gerekir. Solucan deliği "işte ruhsal irtibatın bilimsel ispatıdır" demiyorum; böyle bir iddia hem fiziğe hem de irfana haksızlık olur. Fizik, fiziktir; ölçülebilir, denklemle yazılabilir. Manâ ise manâdır; kalple, sezgiyle, vicdanla idrak edilir. Bu ikisini birbirine karıştırmak, ikisini de yaralar.
Benim işaret ettiğim şey bir ispat değil, bir tevafuktur; bir koşutluktur. İnsan aklı, ister bir fizikçinin kara tahtasında olsun ister bir mütefekkirin tefekküründe, aynı temel soruya çarpıyor: "Ayrı olan nasıl birleşir? Mesafe nasıl aşılır? Bu dağınık çokluğun ardındaki birlik nedir?"
Ruhselman'ın dehası, tam da bu noktada, madde ile manâyı birbirinin düşmanı olarak görmemesindedir. O, ne maddeyi inkâr eden bir hayalperest, ne de manâyı inkâr eden bir materyalisttir. Bilimi reddetmeden metafiziğe yönelen, ikisini bir üst hakikatte uzlaştırmaya çalışan yerli bir irfan geleneğinin öncüsüdür. İşte solucan deliği de, tam bu buluşma noktasında, ikisi arasında sembolik bir köprü kurar: Madde âlemindeki "birleşme" arzusu ile, ruh âlemindeki "vahdet" hakikati arasında.
Asıl Tekâmül
Ve nihayetinde mesele, yıldızlara sıçramak değildir.
Ruhselman'ın öğretisinde her varlık bir tekâmül yolundadır; adım adım, tecrübe tecrübe, daha yüksek bir idrake, o büyük birliğe doğru yol alır. Bu yolun özü de zaten "irtibatı çoğaltmak", ayrılığı azaltmak, bütünle daha derinden bağlanmaktır. Yani tekâmül, bir bakıma, ruhun kendi solucan deliklerini kurmasıdır: Kendisi ile hakikat arasındaki mesafeyi, kat ederek değil, katlayarak kısaltması.
Belki de bize düşen, gökyüzüne egzotik maddeden köprüler kurmayı beklemek değil. Belki de asıl vazifemiz, çok daha yakınımızdaki köprüleri kurmaktır: Kendimizle vicdanımız arasındaki, kendimizle diğer varlıklar arasındaki, kendimizle o büyük bütün arasındaki kopuklukları onarmak. Zira en aşılmaz mesafe, iki galaksinin arası değil; insanın kendi hakikatine olan uzaklığıdır.
Kıssadan Hisse:
Kâinat, birbirine sırtını dönmüş sayısız yıldızın soğuk yığını değil; her zerresi bir diğerini gözeten, görünmez bağlarla örülü bir vahdettir.
Fizikçi bu birliği bir denklemde arıyor; ârif ise onu çoktan kalbinde bulmuş. İkisinin buluştuğu yerde ise, insanın kadim sırrı durur: Ayrı düştük sanıyoruz; oysa hiçbir zaman gerçekten ayrılmadık.

